|
1973 yerel seçimlerinde Ecevit’in
rüzgârıyla yerel yönetimleri kazanan CHP, halktan yana ya da
popülist diyebileceğimiz politikalar uygulayarak Sosyal Demokrat
Belediyecilik anlayışı ile tanışmamızı sağlamıştı. 1980
sonrasında ise sol kapıdan çıkan tüm kavramlar gibi Sosyal
Belediyecilik de yeni bir kıyafetle sağ kapıdan giriverdi.
Bugünkü siyasi yelpazedeki partilerin tamamı Sosyal
Belediyecilik kavramını adeta paylaşamaz haldeler. Bu şüphesiz,
artan yoksulluk ve eşitsizlikler karşısında duyarlı ve pozitif
ayrımcı bir politika izleyeceklerinin iması…
İzmir’in Dikili ilçesi son yerel yönetim döneminde Sosyal
Belediyecilik konusundaki uygulamalarıyla sıkça gündeme gelen,
kimi zaman abartılı övgülere, kimi zaman haksız eleştiriler ve
hukuki soruşturmalara maruz kalan bir yerel yönetim deneyimi
yaşadı. Dikili örneği, demokratik kent yönetimi, popülist
politikalar, sosyal belediyeyi yeniden düşünmek ve yerel
politika anlamındaki tahayyül fukaralığını, cahilce bir politik
inatlaşmayı aşmak için önemli fırsatlar sunuyor.
DİKİLİ
Dikili, yaz nüfusu 100.000’i aşan, sayım sonuçlarına göre 16.500
nüfuslu bir sahil kenti. Konumu, iklimi ve yaşama koşulları
itibariyle emeklilerin ve yazlıkçıların tercih ettikleri küçük
kentlerden biri. Bu nedenle de tarım alanlarının neredeyse
tümünü yazlıklara kurban vermiş, yerel ekonomisi sorunlu bir
belde. Yazlıkçıların varlığıyla hareketlenen bir turizm ve
ticaret sektörü dışında temel bir sektörden söz etmek güç. Ne
tarım, hayvancılık, balıkçılık ne de sanayi ciddi bir istihdam
ve yerel ekonomi yaratacak boyutta değil.
Kentte yapılaşma kooperatifler aracılığıyla geliştiği için
imarda belirli bir düzen hatta sıkıcı bir monotonluk var
denilebilir, buna rağmen yoldan, kottan kat almalar, çıkmalar,
asma, çekme, çatı katları vs derken ayrıcalıklı imar hakkıyla
sivrilmiş yapılar, bloklar da yok değil. Kentte yaşanan göçlerin
etkisiyle farklı kökenden gelen topluluklar varsa da gündelik
yaşama yansıyan bir ayrışma ve mekânsal farklılaşma yok
denilebilir. Buna rağmen yaşam standardı görece daha yüksek olan
mahalleler var olduğu gibi, Roman vatandaşların yoğun olarak
bulunduğu, kentsel dönüşümcüler için cazip(!) görece yoksul bir
kent parçası da var Dikili’de.
Yerel seçimleri, ülkenin genel eğiliminin dışında, SHP adayı
Osman Özgüven’in kazanması, başkanın daha önceden başkanlık
yapmış, tanınan, sevilen Dikilili bir kişi olmasıyla ilişkili.
Yani, Sosyal Belediyeci kimliği seçimlerde ne derece etkili
olmuştur tartışılır. Nitekim son yerel seçim sonuçlarını bir
elin parmaklarını geçmeyecek sayıda oy belirlemiştir. Yani,
seçmen kitlesinin de Türkiye genelinden çok farklı bir profil
çizdiğini iddia edebilecek bir durum yok.
SOSYAL BELEDİYECİLİK UYGULAMALARI
Belediye Başkanı’nın ve Dikili’nin medyada kapsamlı bir şekilde
gündeme geldiği ilk konu, kentte uygulanan içme suyu politikası;
zira bu uygulama nedeniyle görevi kötüye kullanma gerekçesiyle
belediye başkanı Osman Özgüven’e soruşturma açıldı. Yerel
yönetim, küresel ısınmayı ve susuzluk riskini de göz önüne
alarak ayda 10 tona kadar su kullanarak tasarruf eden
abonelerden ücret almayan, 10 ton aşıldığında ise toplam miktarı
faturalandıran bir tarife uygulamaktadır. Yıllardır camilerde
kullanılan suyun da ücretlendirilmediğini belirten belediye,
okullarda kullanılan suyu da faturalandırmamaktadır. Özellikle
az su tüketen yaşlılardan oluşan, kalabalık olmayan ya da
tasarruf yapan yoksul aileler için pozitif ayrımcı bir politika
uygulanıyor denilebilir.
Kentte belediyeye ait bir sağlık ocağı var; personel maaşını
belediye ödüyor, muayene 1, röntgen 6 TL. Hizmet kalitesi
konusunda belirli kesimlerden eleştiriler almakla birlikte, dar
gelirliler için çok önemli bir hizmet olduğu kesin. Hastalık
hastaları, yalnızlık çekenler, ekonomik gerekçelerle
şikâyetlerini erteleyenler vs düşünülünce, 1 TL’ye muayene
imkânı önemli bir psikolojik destek hattı olarak bile
düşünülebilir. Belediyenin bitmeyen bir projesi de benzer
koşullarda ama daha iyi hizmet verecek yataklı bir hastane. Bu
projenin, inşaatından işletmesine kadar bütün süreçlerinde
önemli bir yerel istihdam yaratacağını da belirtmek gerekiyor.
Ücretsiz ulaşım kentteki bir başka sosyal belediyecilik
uygulaması. Güzergâhlar itibariyle kentlinin büyük bölümü için
cazip değil ancak özellikle okula giden çocukların ya da çarşı
pazara çıkanların saat başı kalkan bu ücretsiz servislerden
faydalandıkları görülüyor. Kıyı boyunca, uzunlamasına yayılmış
bir kentte belediye araçlarının benzin ve amortisman masrafları
düşünüldüğünde ekonomik olarak rasyonel olmayabilir ancak büyük
kentlerimizin aksine toplutaşımanın kentlerde öncelikli
sübvansiyon alanlarından biri olması gerektiğini, ücretsiz
ulaşımın kentteki dolaşımı, aidiyeti, ilişkileri ne kadar
geliştiren bir uygulama olduğunu da düşünmek gerekiyor.
Belediyenin ucuz halk ekmek uygulaması da, tahmin edilebileceği
gibi fırıncıların tepkisini çeken, dar gelirliler için çok
önemli bir tasarruf sağlayan, halkın geri kalanı için pek anlam
ifade etmeyen diğer bir pozitif ayrımcı uygulama. Bunun yanı
sıra yeşil kart ve doğrudan yardım dağıtımı da var Dikili’de.
Zira sadaka kültürü diyerek ne kadar eleştirirsek eleştirelim,
yoksulluğun ve işsizliğin böylesine yaygınlaştığı ve
şiddetlendiği bir ortamda oluşan akut durumlarda palyatif de
olsa mecburi, kolay ve acil bir çözüm olarak kullanılabiliyor.
Yerel yönetimin kendi personeline yönelik sendikal hakları
desteklemesi, 1 Mayıs gibi işçilere yönelik özel tatil günleri
icat etmesi de önemli örnek uygulamalar. Öte yandan yerel
istihdam ile yaratıcı çözümler bulunamadığından şişkin ve
işlevsel kullanılamayan bir belediye personeli kadrosu birçok
kenttekine benzer bir tablo çiziyor. Kentte düzenlenen
festivaller ise hem bir bilgi ve kültür şenliği olması
nedeniyle, hem de çok sayıda yabancı katılımcı ve izleyiciyi
kente çekmesi anlamında yerel ekonomik bir canlanma vesilesi.
Kentin önemli bir yeraltı zenginliği olan jeotermali konutlarda
ısınma için kullanma projesi hem ekonomik hem de ekolojik bir
çözüm. Bu projenin belediye kaynaklarıyla yapılması mümkün
olmadığından uygulamanın bir BİT (Belediye İktisadi Teşekkülü)
vasıtasıyla yapılması, etaplaması ve bütçesinin şeffaf olmaması
çeşitli soru işaretleri doğursa da önemli bir ilk örnek olarak
görülmeli ve alternatif enerji kaynaklarının kullanımı açısından
da desteklenmeli.
SOSYALLİK, POPÜLİZM, KLİENTALİZM
Kentsel politikalar açısından sosyallik, popülizm ve klientalizm
arasında ince çizgiler bulunmaktadır. Türkçeye, patronaj,
müştericilik, himayecilik olarak çevrilebilen klientalizmi
destek alacağı toplum kesimlerine ayrıcalıklı hizmet sunumu
olarak yorumlamak olasıdır. Bu anlamda, Sosyal Devletin ve
Sosyal Politikanın yetersiz ve kapsayıcı olmadığı bir ülkede
yerel yönetimlerin olanaklarını pozitif ayrımcı şekilde halktan
yana, dar gelirliden yana kullanması övgüyle karşılanabileceği
gibi popülizm, oy avcılığı ve ucuz kahramanlık olarak da
görülebilmektedir.
Türkiye için son derece ilginç sayılabilecek Dikili’deki
uygulamaları tüm eksikliklere ve eleştirilere rağmen farklı bir
belediyecilik anlayışı olarak düşünmek zorundayız. Ancak sosyal
belediyeciliği düşünürken belediye olanakları ile yapılabilecek
daha birçok demokratik ve halkçı uygulama olduğunu da
hatırlamalıyız. Dikili, içinde bulunduğumuz koşullar
çerçevesinde, merkezi yönetimden hemen hiç destek almadan hatta
sürekli engellenerek bu kadarını başarabilmiştir ve
deneyimlerinden dersler çıkararak denemeye devam etmelidir.
Belediyeyi devletin yereldeki yansıması olarak
değerlendireceksek, barınmadan altyapıya, istihdama kadar birçok
konuda sosyal politikalar üretmek gerektiği söylenebilir. Ancak
bugünkü politik atmosferde Dikili gibi Sosyal Belediyeciliği
bayrak yapmış bir kentte bile, yerel yönetimin konut
politikasına, kira politikasına, istihdam politikasına müdahale
etmesini düşünmek kimilerimize lüks geliyor! Sosyal
belediyecilik adına gerçekleştirilen iyi uygulamaların büyüsüne
kapılıp, demokratik kent yönetimi uygulamalarının, katılım
pratiklerinin, şeffaf bütçe ve yatırım programlarının olmamasını
neredeyse doğal karşılar haldeyiz.
KENTLİLİK HAKLARI VE AHLAKI
Elinden geldiğince sosyal belediyecilik uygulamaya çalışmış ve
yaptıklarıyla Türkiye’nin belediyelerinin birkaçı dışında
tamamından ayrılmış bir Osman Özgüven’in şahsında, hain mi
kahraman mı tartışmasının kısırlığında yerel yönetimlere yönelik
tahayyülümüz fukaralaşıyor. Kralın çıplak olduğunu, yani
neredeyse kimsenin daha iyi bir kentsel yaşamı arzulamadığını,
büyük çoğunluğun kişisel çıkarlarını düşünerek var olduğunu,
konuştuğunu ve oy verdiğini unutuveriyoruz. Hükümetin yeni bir
imar affını, 2B’yi seçim öncesi gündem haline getirmesini
tesadüf olarak mı değerlendirmeli?
Dikili’deki izlenimlerimizden en önemlisi, yerel halkın büyük
çoğunluğunun sosyal belediyecilik ve hatta yerel yönetim
uygulamalarıyla ilgilenmediği. Neredeyse bütün Türkiye’de
“çalsın ama hizmet de etsin” anlayışının yaygınlık kazanması da
kentli haklarının farkında olmamak ve kentli ahlakına sahip
olmamakla ilişkili. Bugün toplumumuzda birçok kişi hak etmediği
kent rantlarına ya da ayrıcalıklı kentsel hizmetlere erişmeyi,
kendi vicdanında aklayabilme yeteneği geliştirmişse,
dayanışmayı, bir arada barış içinde yaşamayı önemsemiyorsa,
herkes için daha iyi bir hayatın hayalini kurmuyor, mücadelesini
vermiyorsa, daha iyi kentlerde daha mutlu bir hayat sürmeyi hak
ettiğimiz söylenebilir mi?
|